Sürekli İlk Mesajı Atan Taraf Olmak İlişkilerimiz Hakkında Ne Söyler?
Sürekli İlk Mesajı Atan Taraf Olmak İlişkilerimiz Hakkında Ne Söyler?
Özlem • Merakca.com
Bir konuşmanın ardından telefon masanın üzerinde sessizce duruyor. Birkaç saat geçiyor, sonra bir gün. Karşı taraftan mesaj gelmeyince insanın aklına bazen oldukça basit görünen ama kolay kolay geçmeyen bir soru düşüyor: “Ben yazmasam acaba hiç konuşacak mıyız ?”
O soru bir kez yerleşince mesaj kutusu küçük bir muhasebe defterine dönüşebiliyor. Son konuşmayı kim başlattı? Hafta sonu planını kim sordu? Komik videoyu kim gönderdi? Sessizlik uzadığında konuşmayı yeniden kim açtı? Bir süre sonra mesele artık bir “merhaba” mesajından daha büyük görünmeye başlıyor: Ben mi daha çok önemsiyorum, yoksa yalnızca iletişimi başlatan taraf mıyım?
Burada acele karar vermemek gerekiyor. Sürekli ilk mesajı atan kişi olmak, tek başına bir ilişkinin tek taraflı olduğunu göstermez. İnsanların iletişim alışkanlıkları, gündelik ritimleri ve yakınlık gösterme biçimleri birbirinden farklıdır. Fakat bazen aynı durum gerçekten de ilişkinin görünmeyen yükünün bir kişide toplandığını haber verir. Aradaki fark, mesaj sayısından ziyade ilişkinin geri kalanında saklıdır.
Bir mesajdan neden bu kadar çok anlam çıkarıyoruz?
Dijital iletişim, ilişkilerin daha önce görünmeyen taraflarını görünür hâle getirdi. Mesajın ne zaman gönderildiğini, ne zaman görüldüğünü, kimin çevrim içi olduğunu ve konuşmayı kimin başlattığını biliyoruz. Elimizin altında bu kadar çok küçük veri olunca bunlara anlam yüklememiz de şaşırtıcı değil.
Sorun şu ki bu veriler davranışı gösteriyor, niyeti değil. Birinin mesajı iki saat sonra yanıtladığını görebiliriz; neden iki saat sonra yanıtladığını ise çoğu zaman bilemeyiz. Meşgul olabilir, konuşmaya enerjisi olmayabilir, telefondan uzak durmayı tercih ediyor olabilir ya da gerçekten o konuşmaya aynı ilgiyi duymuyor olabilir. Ekran, bunların hangisinin doğru olduğunu söylemez.
Bu nedenle mesajlaşma davranışını ilişkinin tamamıymış gibi okumak yanıltıcıdır. Shanhong Luo’nun romantik ilişkilerde mesajlaşmayı inceleyen çalışmasında, gönderilen mesajların salt hacmi ilişki doyumuyla güçlü bir bağ göstermemiş; mesajlaşmanın çiftin toplam iletişimindeki payı ve bağlanma özellikleri daha açıklayıcı bir tablo sunmuştur. Yani yalnızca “kaç mesaj?” sorusu, ilişkinin niteliğini anlamaya yetmez.
İlk yazan olmak, daha çok seven olmak değildir
Bazı insanlar iletişimi başlatmayı doğal olarak sever. Aklına biri geldiğinde yazar, bir plan düşündüğünde hemen paylaşır, gün içinde küçük ayrıntıları anlatmaktan hoşlanır. Başka biri ise yakınlığını mesajla değil, yüz yüze ilgiyle, yardım ederek, buluşma planlayarak ya da ihtiyaç anında yanında olarak gösterir.
Bu yüzden “Kim daha çok ilk mesaj atıyor?” sorusu tek başına “Kim daha çok seviyor?” sorusunun cevabı değildir. Her gün ilk mesajı atan biri duygusal olarak uzak olabilir; nadiren konuşmayı başlatan biri ise iletişim başladığında son derece ilgili ve duyarlı davranabilir.
Jonathan Ohadi ve arkadaşlarının 2018’de yayımlanan çalışması burada özellikle dikkat çekici. Araştırmada, partnerlerin mesajlaşma davranışlarındaki algılanan benzerlik daha yüksek ilişki doyumuyla bağlantılıydı. Özellikle mesajlaşmayı kimin başlattığı ve “selam vermek” için ne sıklıkta yazıldığı konusundaki benzerlik öne çıktı. Buradaki önemli nokta, herkes için tek bir “doğru mesajlaşma miktarı” bulunmaması; iki kişinin beklentilerinin ve alışkanlıklarının birbirine ne kadar uyduğudur.
Asıl mesele karşılıklılık hissidir
Sağlıklı bir ilişkinin her gün kusursuz biçimde yüzde elli-yüzde elli ilerlemesi mümkün değildir. Bazen bir taraf daha çok arar, bazen diğeri daha çok plan yapar. Bir dönem siz daha fazla destek olursunuz, başka bir dönemde desteğe ihtiyaç duyan siz olursunuz. İlişkiler hesap makinesiyle yürütülmez.
Yine de uzun vadede önemli bir duygu vardır: karşılıklılık. Yani “Bu ilişkiyi ben tek başıma taşımıyorum” diyebilmek.
Yakın ilişkiler literatüründe bununla bağlantılı önemli kavramlardan biri “algılanan partner duyarlılığıdır”. Kişinin karşısındaki insan tarafından anlaşıldığını, önemsendiğini ve ihtiyaçlarının dikkate alındığını hissetmesi, ilişki kalitesinin temel parçalarından biri olarak ele alınır. Amy Canevello ve Jennifer Crocker’ın çalışması da duyarlılık süreçleriyle ilişki kalitesi arasındaki bağı göstermektedir.
Bu açıdan bakınca ilk mesajın kimden geldiği ikinci planda kalır. Siz yazdığınızda karşınızdaki kişi gerçekten konuşuyor mu? Sizi merak ediyor mu? Daha önce anlattığınız bir şeyi hatırlıyor mu? Size doğru kendiliğinden başka adımlar atıyor mu? Karşılıklılık bazen aynı sayıda mesaj değil, ilişkinin iki yönde de akabildiğini hissetmektir.
Bazen sorun ilgisizlik değil, iletişim tarzı farkıdır
Bir ilişkide iki kişi aynı mesajlaşma kültürüne sahip olmayabilir. Biri gün içinde sık sık yazışmayı yakınlığın doğal bir parçası sayarken diğeri mesajı yalnızca haberleşme aracı olarak görebilir. İlk kişi sessizliği “uzaklaşma” olarak okurken ikinci kişi ortada bir sorun olduğunu bile düşünmeyebilir.
Bu farklılık, özellikle ilişki yeni başladığında kolayca yanlış yorumlanabilir. Çünkü henüz karşımızdakinin ritmini bilmiyoruzdur. Birkaç saatlik sessizlik bize büyük bir işaret gibi görünebilir; oysa karşı tarafın yıllardır sürdürdüğü iletişim biçimi bu olabilir.
Uzak mesafe ilişkileri üzerine yapılan 2021 tarihli bir araştırma da bağlamın önemini gösteriyor. Daha sık ve daha duyarlı mesajlaşma, uzak mesafe ilişkilerinde daha yüksek ilişki doyumuyla bağlantılı bulunurken coğrafi olarak yakın yaşayan çiftlerde aynı örüntü görülmemiştir. Başka bir deyişle, mesajlaşmanın anlamı ilişkinin koşullarına göre değişebilir.
Bu yüzden “Geç yazıyor, demek ki ilgisiz” ya da “Hiç ilk yazmıyor, demek ki önemsemiyor” gibi kesin sonuçlar çoğu zaman fazla hızlıdır. Tek bir davranıştan çok, zaman içinde tekrar eden örüntüye bakmak daha anlamlıdır.
Sessizliği bazen kendi kaygımız büyütür
Mesaj gelmediğinde herkes aynı şeyi hissetmez. Bir kişi “Herhalde işi vardır” deyip gününe devam ederken başka biri aynı sessizliği reddedilme ihtimali olarak yaşayabilir. Bu farklılıkta geçmiş deneyimler, ilişkiye dair beklentiler ve bağlanma biçimleri rol oynayabilir.
Bağlanma ve iletişim teknolojileri üzerine yapılan araştırmalar, insanların farklı iletişim kanallarını nasıl kullandıklarının ve bu kanallara ne anlam yüklediklerinin bağlanma özelliklerine göre değişebildiğini gösteriyor. Bu, sık mesaj atan birine tanı koymak anlamına gelmez. Sevdiğiniz birini merak etmek, konuşmayı başlatmak ya da özlediğinizde yazmak son derece sıradan davranışlardır.
Daha anlamlı soru şudur: Yazmak bir istek mi, yoksa yazmazsanız ilişkinin kaybolacağından korktuğunuz için yerine getirdiğiniz bir görev mi? İkisi dışarıdan aynı davranış gibi görünür; içeride bıraktığı his ise tamamen farklıdır.
“Ben yazmazsam o da yazmıyor” hissi neden yorucudur?
Çünkü bu cümlenin altında çoğu zaman başka bir soru vardır: “Ben çaba göstermeyi bırakırsam bu ilişki de biter mi?”
İnsanı yoran yalnızca ilk mesajı atmak değildir. İlişkinin devamının kendi çabasına bağlı olduğu düşüncesidir. Konuşmayı siz açıyor, sohbeti siz sürdürmeye çalışıyor, buluşmayı siz öneriyor, sorun çıktığında yine siz konuşma başlatıyorsanız bir süre sonra tek bir mesaj bile eski bütün hayal kırıklıklarını hatırlatabilir.
Bu noktadaki rahatsızlığı küçümsememek gerekir. “Ben zaten daha sosyalim” diyerek her dengesizliği açıklamak mümkün değildir. Bir ilişkinin doğal olarak daha girişken tarafı olabilirsiniz; fakat bu rol sizde sürekli kırgınlık, değersizlik ya da kullanılma hissi bırakıyorsa artık yalnızca bir iletişim tercihinden söz etmiyoruz.
Arkadaşlıklarda da aynı görünmez emek vardır
Bu mesele yalnızca romantik ilişkilerde yaşanmaz. Yetişkin arkadaşlıklarında da grubun “bağlantıyı canlı tutan” kişisi çoğu zaman bellidir. Buluşmayı o ayarlar, uzun zamandır aranmayan kişiyi o arar, doğum günlerini o hatırlar, sessizlik uzadığında yeniden o yazar.
Bazen bu rol kişiye yakışır ve onu yormaz. Fakat bir gün geri çekildiğinde kimsenin aramadığını fark etmek can acıtabilir. Burada da aynı ayrım geçerlidir: Arkadaşlığın organizatörü olmak başka şeydir, arkadaşlığın varlığını tek başına sürdürmek başka.
Yetişkinlikte iş, aile, çocuklar, taşınmalar ve farklı yaşam ritimleri nedeniyle arkadaşlıkların iletişim sıklığı doğal olarak değişebilir. Güçlü bir arkadaşlık her gün konuşmayı gerektirmez. Ancak aylar boyunca yalnızca bir tarafın merak ettiği, plan yaptığı ve teması sürdürdüğü bir ilişki de sırf “eski dostluk” olduğu için dengeli sayılmaz.
Ne zaman gerçekten durup düşünmeli?
Tek bir gecikmiş cevap ya da birkaç gün süren yoğunluk üzerinden karar vermek yerine son birkaç haftaya, hatta ilişkinin genel seyrine bakmak daha sağlıklıdır.
İletişimi neredeyse daima siz başlatıyorsanız, karşı taraf konuşmayı sürdürmek için çok az çaba gösteriyorsa, buluşma ve plan önerileri çoğunlukla sizden geliyorsa, siz geri çekildiğinizde iletişim uzun süre tamamen kesiliyorsa ve karşı taraf size ihtiyaç duyduğunda kolayca ulaşıp sizin ihtiyaçlarınızda aynı ilgiyi göstermiyorsa, ortada yalnızca bir mesajlaşma alışkanlığı olmayabilir.
Bunların hiçbiri tek başına kesin hüküm değildir. Fakat birkaçının sürekli tekrarlanması ve sizde “Bu ilişkiyi tek başıma ayakta tutuyorum” duygusu yaratması, açıkça konuşmaya değer bir işarettir.
Sessiz testler çoğu zaman cevap vermekten çok yeni soru üretir
Böyle bir dengesizlik hissedildiğinde en cazip yöntemlerden biri küçük bir deney yapmaktır: “Bu kez ben yazmayacağım. Bakalım kaç gün sonra beni merak edecek.”
Bu test bazen gerçekten bir şey gösterebilir; fakat çoğu zaman iki insanın birbirini yanlış okumasına da yol açar. Siz karşı tarafın sizi arayıp aramayacağını ölçmeye çalışırken o da sessizliğinizi “Konuşmak istemiyor galiba” diye yorumlayabilir. Böylece iki kişi de bir diğerinin zihnini okumaya çalışır ve iletişim daha da bulanıklaşır.
İlişkilerde gizli sınavların temel sorunu budur: Karşı taraf hangi sınava girdiğini bilmez.
Daha açık bir yol, bir süre gerçekten gözlem yaptıktan sonra rahatsızlığı suçlamadan ifade etmektir. “Sen bana hiç yazmıyorsun” cümlesi savunmayı çağırır. “Son zamanlarda konuşmaları çoğunlukla benim başlattığımı fark ettim; bazen ben yazmasam iletişimimiz kesilecekmiş gibi hissediyorum” cümlesi ise yaşadığınız deneyimi anlatır. Aradaki fark küçüktür ama konuşmanın tonunu değiştirebilir.
İlk adımı atmaktan korkmak da çözüm değil
İlişkiler hakkında dolaşan tavsiyelerin bir kısmı küçük güç oyunları üzerine kuruludur: İlk sen yazma. Hemen cevap verme. Çok ilgili görünme. Biraz merak etsin.
Oysa yakınlık, ölçülü bir ilgisizlik performansıyla kurulmaz. Bazen ilk yazan siz olursunuz. Bazen özlediğini ilk söyleyen siz olursunuz. Bazen bir tartışmanın ardından konuşmayı ilk açan da sizsinizdir. Bunlar insanı değersiz ya da güçsüz yapmaz.
Nitekim Luo ve Shelley Tuney’nin deneysel çalışmasında, partnerine kendi sözleriyle olumlu mesajlar gönderen katılımcılarda ilişki doyumu üzerinde küçük ama olumlu etkiler görülmüştür. Dolayısıyla mesaj atmak ya da iletişimi başlatmak başlı başına “fazla ilgi” göstergesi değildir. Sorun, yakınlık kurma isteğinin sürekli ve karşılıksız bir çabaya dönüşmesidir.
Mesaj kutusundan çıkıp ilişkinin tamamına bakmak
Belki de en yararlı soru “Neden ilk o yazmıyor?” değildir. Biraz daha geniş bir yerden bakınca tablo berraklaşır.
Siz konuşmaya başladığınızda karşınızdaki kişi gerçekten orada mı? Sizi dinliyor mu? Hayatınızda olup bitenleri merak ediyor mu? Sizinle plan yapmak için kendiliğinden adım atıyor mu? Zor bir gününüzde yalnızca bir emoji bırakmak yerine yanınızda olmaya çalışıyor mu? Sevincinizi paylaşmak istiyor mu? Kısacası, size doğru da bir hareket var mı?
Bu soruların cevabı çoğunlukla evetse, ilk mesajı daha sık sizin atmanız ilişkinizin doğal ritmi olabilir. Fakat konuşmaları siz başlatıyor, siz sürdürüyor, buluşmaları siz planlıyor, kırgınlıkları siz onarmaya çalışıyor ve geri çekildiğiniz anda ilişki neredeyse görünmez hâle geliyorsa mesele artık kimin önce yazdığı değildir.
Orada daha temel bir soru vardır: Bu ilişkiye iki kişi mi emek veriyor, yoksa bir kişi iki kişilik mi çabalıyor?
Sevgi ve arkadaşlık hiçbir zaman kusursuz bir 50-50 hesabıyla ilerlemez. Günler, haftalar, hatta hayatın bazı dönemleri dengesiz olabilir. Fakat iyi bir ilişkinin uzun vadede insana verdiği en kıymetli hislerden biri değişmez: “Burada tek başıma değilim.” Telefon ekranındaki ilk mesajdan çok daha önemli olan da budur.
Yazar Hakkında
Özlem, Merakca.com’da yaşam, ilişkiler, psikoloji, kültür ve gündelik hayata dair içerikler hazırlamaktadır.
Yararlanılan Araştırmalar
Canevello, A., & Crocker, J. (2010). Creating good relationships: Responsiveness, relationship quality, and interpersonal goals. Journal of Personality and Social Psychology, 99(1), 78–106.
Holtzman, S., Kushlev, K., Wozny, A., & Godard, R. (2021). Long-distance texting: Text messaging is linked with higher relationship satisfaction in long-distance relationships. Journal of Social and Personal Relationships, 38(12), 3543–3565.
Luo, S. (2014). Effects of texting on satisfaction in romantic relationships: The role of attachment. Computers in Human Behavior, 33, 145–152.
Luo, S., & Tuney, S. (2015). Can texting be used to improve romantic relationships? The effects of sending positive text messages on relationship satisfaction. Computers in Human Behavior, 49, 670–678.
Morey, J. N., Gentzler, A. L., Creasy, B., Oberhauser, A. M., & Westerman, D. (2013). Young adults’ use of communication technology within their romantic relationships and associations with attachment style. Computers in Human Behavior, 29(4), 1771–1778.
Ohadi, J., Brown, B., Trub, L., & Rosenthal, L. (2018). I just text to say I love you: Partner similarity in texting and relationship satisfaction. Computers in Human Behavior, 78, 126–132.
